exellanc olarak etiketli yazılar

Spore

http://www.sporerevolution.com/files/spore_1280x1024.gif

Will Wright bizlere The Sims�i sunduğunda kısa süreli gerçek hayattan kopma tepkileri göstermiştik. Gündelik hayattan sıkılıp, vakit geçirmek adına sanal insanların gündelik hayatını yönetebilme tecrübesi ya da isteği bizleri uzun süre bilgisayar başında yaşama sendromuna itmişti. Her ne kadar kapitalist düzen sonucunda sanal insanlarımız ek paketlerle fazlasıyla sömürülse de ortaya koyduğu içerik açısından The Sims bambaşka bir yer edinmiştir oyun dünyasında. Gerek satış rakamları gerekse devreler içerisinde kurulan hayatlar bunun göstergeleri.

Spore ise Will�in başka bir vukuatı olarak gökten gezegenimize düşüyor. Bir meteor içerisinde gelen yaşam tohumları bizleri bu sefer hayal edemeyeceğimiz kadar gerilere götürüyor. Suyun içinde başlayan varolma mücadelesi, toprağa ilk adımını atmaktan uzay çağına ulaşmaya kadar devam ediyor. Mevzu derinliği açısından �Nasıl yani?� sorunuzu duyar gibiyim. Anlatayım o zaman: gökten bir meteor düştü… Ve su varolma anlamını kazandı…

Herşeyin başlangıcı

Spore�a bir galaksideki gezegenlerden herhangi birini seçerek başlıyoruz ve tanrı rolünü üzerimize geçiriyoruz. İlk yaşam tohumu bilinmezlikten kopup gelip suyun içine düşüyor. İsmi de dahil olmak üzere yaratacağımız canlı türünün tüm yaşam hikayesi böylece elimize verilmiş oluyor. Yaratığımız evrimleştikçe oyunun temel aldığı sistem de değişiyor. Suyun içerisinde başlayan Hücre Aşaması�nı herhangi bir oyun türüne benzetmek zor olsa da diğer aşamalar genel olarak bir türü temel almış. Karaya ayak bastığımız Yaratık Aşaması için basit bir RPG demek sanırım yanlış olmaz. Aynı şey Kabile Aşaması�nın basit bir strateji oyununu temel alması için de geçerli. Her aşamanın farklı oynanış özellikleri, verdiği farklı tatlar olduğundan bunları ayrı ayrı ele almak sanırım en doğrusu olacaktır.

Ancak evrim aşamalarına geçmeden genel anlamda oyunun oynanışı üzerine bir eleştiri getirirsek fazlasıyla kolay olduğu yönünde olacaktır. Bu kolaylık oyunun basit olmasından değil, bugüne kadar hiç oyun oynamamış insanların bile rahatlıkla kavrayabileceği kullanıcı dostu yapısından kaynaklanıyor. Maxis�in yarattığı her oyun için aynı şey geçerli. The Sims serisi gibi Spore�u da kısa zamanda kavramak çok kolay. Bu yüzden rahatlıkla her yaştan oyuncuyu kendine çekebilir. İster pazarlama stratejisi deyin ister Will Wright�ın tasarım zekası, sonuçta bu adamın yarattığı oyunlar bir şekilde kolaylıkla insanı ele geçirebiliyor ki bu başarı da bahsettiğim kolaylık mevzusunun çok büyük payı var. The Sims�in bu kadar geniş bir kitleye yayılması bunun bir meyvesi olsa gerek. Örneğin yaratık yaratma ekranının nasıl bu kadar kullanışlı ve nasıl bu kadar detaylı olabildiği ciddi anlamda insanı hayretlere düşürebilir. Spore�a oyun dünyasının Google�ı desem sanırım kimseyi gücendirmemiş olurum

Hücre Aşaması

Gezegenimizi seçtikten sonra yapacağımız ilk seçim minik yaratığımızın etçil mi otçul mu olacağı yönünde. Seçimimizi yaptıktan ve yarattığımız oyuna isim verdikten sonra suyun içerisinde ilk mücadelemiz başlıyor. Basit bir canlıyız ve bir an önce büyümemiz gerekmekte. Yaptığımız seçime göre minicik et ya da bitki parçaları yiyerek büyümek bu aşamanın en önemli unsuru, daha doğrusu bizim tek derdimiz. Yediğimiz her besin hem bize evrimleşebilmek için puanlar kazandırıyor � para diyebiliriz- hem de gelişmemizi sağlıyor. Belli noktalarda yaratığımız bir üst kademeye geçiyor. Artık mikroskobik bir canlı olmaktan çıkıp yavaş yavaş gözle görülebilir boyutlara ulaşıyoruz. Ancak yaşamın doğal bir sonucu olarak ortaya düşmanlarımız, rakiplerimiz çıkıyor. Haliyle oyunun tümüne hakim olan varoluş mücadelesi daha hayatımızın ilk dakikalarında omuzlarımıza yükleniyor. Artık tek derdimiz besin bulmak değil; besinimize, suyumuza, genel olarak hayatımıza ortak olan diğer canlılarla savaşmak, güçlü olup karaya ayak basabilmek

Evrimleşme özellikleri her evrede farklı yerlere saklanmış. Bu özellikleri açarak yaratığımıza hayatta kalabilmesi için yeni donanımlar kazandırmamız gerekiyor. Hücre aşamasında bu donanımlara rakip türleri öldürerek ulaşıyoruz. Örneğin elektrik şoku verebilen bir canlıyı öldürdüğümüzde bu özelliğe sahip olmuş oluyor ve yeterli puana sahipsek yaratığımızı donatıyoruz. Bu kısmi mutasyon işlemini yapmak için yaratık yaratma ekranına geçmemiz gerekiyor. Tahmin edeceğiniz üzere çiftleşip, kalıtsal değişiklik meydana getirmeliyiz, bize uygun bir eş lazım. Çok şükür ki tek buton ile çiftleşmeye müsait türdeş canlıyı bulmak mümkün. Kalp dolu sevgi pıtırcığı şeklindeki kurlaşmadan sonra yaratık yaratma ekranına geçebiliyoruz.

Bu aşama diğerlerine göre en az modifikasyon özelliklerine sahip aşama. Birkaç ağız (hem etçil hem otçul olabilmek mümkün) , savaş donanımı (zehir, elektrik şoku, sivri �spike- uçlar gibi) ve hareket etmemizi kolaylaştıracak (jet, siller, kamçılar gibi) çok sınırlı modifikasyonlara sahibiz. Bu denli küçük bir canlı için fazla bile.

Hücre aşaması bugüne kadar oyun dünyasında görülmüş en basit, en kendini oynatmayı beceren, en sevimli, Spore�dan ayrı, bambaşka bir oyun gibi. O denli nefis. Belki biraz Pac-Man çağrışımı yapabilir. Tek sorun oldukça kısa sürmesi ve kurt oyuncuları tatmin edecek epik öğeler, ulaşılması zor hedefler barındırmaması. Spore�u edinme istediğinizi kışkırtacak en önemli artıyı buraya koyalım.

Yaratık Aşaması

Hücre aşamasında alttaki büyüme barını doldurduğumuz anda karaya ayak basacak şekilde evrimleşiyoruz. Aşamalar arası geçişlerde yaratığımızın kısa hayat hikayesini grafik şeklinde görebilmek mümkün: nereden nereye diyebilmek için. Minik su canlımıza bu aşamada ayak ekleme vaktimiz geldi. Artık omurga üzerinde daha detaylı çeşitlendirmeler yapabiliyoruz ve daha çok modifikasyona sahibiz. Oyun 2-B platform havasından çıkıp tamamen 3-B moda geçiyor.

Yaratık aşaması için çok basit bir WoW türevi demek sanırım yanlış olmaz. Yapmamız gereken görevlerimiz, geliştirmemiz gereken bir karakterimiz (canlımız) ve bunları yapmak için seçmemiz gereken bir yol var. Kanlı ya da barışçıl bir şekilde sahip olunan toprakları genişletmemiz gerekmekte. Bu aşamada artık yuvalandığımız bir alanımız mevcut. Tıpkı diğer türlerin sahip olduğu gibi. Ve amacımız diğer türlerin yuvalarını ele geçirerek ya da onları ittifakımıza katarak topraklara egemen olmak. Karakterimizin de bu iki farklı yol için geliştirilmiş özellikleri mevcut. Önemli olan bizim hangi yolu seçeceğimiz: dans ederek, şirinlik yaparak, şarkı söyleyerek dost mu kazanmak istiyoruz, yoksa pençe vurarak, dişlerimizi geçirerek yok mu etmek istiyoruz, tüm mesele burada.

Hücre aşamasında diğer canlıları öldürerek ulaştığımız donanımlara bu sefer fosilleri kazarak ulaşabiliyoruz. Ancak bu donanımları/özellikleri yaratığımıza eklerken yukarıda bahsettiğim savaşçı ya da barışçı noktalara dikkat etmemiz gerekiyor. Örneğin güzel şarkı söyleyebilen ya da güçlü dişleri olan bir ağız yerleştirmemiz mümkün. Bazen barışla bazen savaşla yuvaları ele geçirmek ve buna uygun bir yaratık yaratmak pek mümkün değil. Oyunun belli dönemlerinde muhakkak bir seçim yapmak zorunda kalacaksınız, o yüzden baştan seçim yapıp yaratığımızı seçim doğrultusunda evrimleştirmek en doğrusu olacaktır. Dans etmeye müsait bir ayağa ve kavga amacı taşıyan sivri tırnakları olan bir ele sahip karma bir yaratık takdir edersiniz ki ne idiği belirsiz olacaktır. Ha ben böyle birşey istiyorum derseniz size kolaylıklar diliyorum.

Diğer türlerin yuvalarını ele geçirebilmek için o yuvaya ait belli sayıdaki üyeyi şarkılarımızla mest etmemiz ya da öldürmemiz lazım. Social ya da Combat moda geçip yuvalara yaklaşıp gerekli özellikleri kullanıp her iki anlamda da �avcılık� yapmamız gerek. Belli sayıdaki yuvaya egemen olduğumuzda beynimiz artık kabile yaşamına uygun düzeye ulaşmış oluyor.

Kabile Aşaması

Yaratık aşamasının sonunda minik canlımız ateşi kontrol etmeyi öğreniyor. Beyninin ulaştığı düzey artık kabile yaşamına geçmeyi tetikliyor ve türdeşlerimiz ile �yuvalanmaktan� yavaş yavaş �yerleşik düzen� konumuna geçiyoruz. Diğer aşamada yaratığımıza eklediğimiz modifikasyonlardan gelen puanlar (combat-social yetenekler) bu aşamada sıfırlanıyor. Yeni eklemeler yapmamız gerekiyor. Artık bir pençeye değil güçlü omuzluklara ya da kafalıklara ihtiyacımız var.

Bu aşamayı basit anlamda Populous�a benzetmek mümkün. Yaratığımız üzerine odaklanmaktan çok kabilemizi güçlendirmeye çalışıyoruz. Evrimleşme özelliklerini diğer kabileleri istila ederek kazanıyoruz. Ve bu özellikler içerisinde kabilemizde yapabileceğimiz değişiklikler de var. Örneğin bir balıkçı evi ekleyebiliriz. Böylece balıkçılar yetiştirip yemek sıkıntımıza çare bulabiliriz. Ya da mızrak atabilen askerler yetiştirebiliriz. Belirli sayıdaki bina dikilebilen alanlara yine bir önceki aşamada olduğu gibi savaşçı ya da barışçı kabiliyetlerimizi geliştirebilecek binalar dikmek mümkün. Yer sıkıntımız olduğundan -yine haliyle- ne yönde egemenlik istediğimize karar vermemiz gerekmekte.

Kabileleri istila ettikçe veya saflarımıza kattıkça maksimum üretebileceğimiz asker sayımızda da artış oluyor. Kaybedilen askerlerin yerine yenilerini türetmek mümkün. Belirli yemek karşılığında küçük yumurtalar içerisinde yeni yeni askerleri yeni yeni ahçıları kadromuza katabiliyoruz.

Maalesef ilk iki aşamanın yanında kabile aşaması oldukça sıradan, kısa ve sıkıcı. Evet kabile aşaması çok daha fazla stratejik roller biçiyor bize. Ancak maalesef bunlar çok yavan kalıyor. Dışarıdan size gelen saldırılar oldukça sınırlı. Üstelik bunlar önceden haber veriliyor. Sonuçta fazla aksiyon olmayan, yaratıcılıktan yoksun kısa bir aşama.



Medeniyet Aşaması

Ateşi kontrol edip kabile düzenine geçen yavrucaklarımız bu sefer çok daha vahimsel gelişmeler gösteriyorlar. Atom bombası, gemi, belediye binası gibi medeniyet sembolü (!) fikirler arasında kabile düzeninden şehirciliğe keskin bir geçiş yaparak başlıyoruz.

Medeniyet aşaması bina ve araç yaratma ekranlarına ulaştığımız ilk aşama. Bu aşamaya başlarken öncelikle belediye binamızı tasarlıyoruz. Yaratık yaratma ekranındaki basit ve derinlik aynı şekilde bina ve araç yaratma ekranları için de geçerli. Belediye binamızı ve kara aracımızı yarattıktan sonra ele geçireceğimiz gayzer kaynaklarından gelen puanlar doğrultusunda ev, eğlence binası ve fabrika tasarlayabiliyoruz. Yine sınırlı sayıdaki boşluklara bunları yerleştirmemiz mümkün. Evler ile üretebileceğimiz maksimum ordu sınırını yükseltiyoruz. Eğlence binaları ile evleri olabildiği kadar yakın dikerek halkımızı mutlu edebiliriz. Fabrikalar ise halkımızın üretkenliğini artırıyor. Ancak eğlence binalarına yakın dikilmemesi gerekmekte.

Pes 2009

PES hayranlarına müjde! Konami, Şampiyonlar Ligi’nin oyuna dahil edilmesi konusunda 4 yıllık anlaşma imzaladı. İki büyük İngiliz takımı da PES 2009’da yerini alacak.

PlayStation başta olmak üzere oyunseverlerin hemen her platformda büyük ilgi gösterdiği futbol oyunu Pro Evolution Soccer serisinin yeni sürümü PES 2009, yeniliklerle yine milyonları ekranların başına bağlayacak gibi görünüyor. Oyunun üreticisi Konami, UEFA Şampiyonlar Ligi organizasyonunun oyuna dahil edilmesi konusunda anlaşmaya vararak 4 yıllık sözleşme imzaladı.

Müjdeli haber bununla da kalmadı. Premiere Lig takımlarından iki İngiliz devi Manchester United ve Liverpool da oyuna dahil oldu. Böylelikle Cristiano Ronaldo ve Steven Gerrard hayranları da sabırsızlıkla oyunun çıkmasını bekleyecek. Kulüplerle birlikte Old Trafford ve Anfield stadyumları da oyunda yerlerini alacak.

Pro Evolution Soccer 2009, bilgisayar ve oyun konsollarından PlayStation 3 ile Xbox 360 için 17 Ekim’de piyasaya sürülecek. PlayStation 2 sürümü 30 Ekim’den itibaren kullanıcılarla buluşacak. PSP sahipleri ise oyunu oynayabilmek için 6 Kasım’ı beklemek durumunda. Şirket oyunun Wii sürümünü de 2009 baharında çıkarmayı planlıyor.

Syberia 2

http://www.handango.com/include/pictures/185298/syberia2_cover_h_us.jpg

İlk oyunun üstünden uzun bir süre sonra çıkan Syberia 2, macera hastalarına ilaç gibi geldi. Nedeni; bu kadar güzel grafikleri ve konusu olan macera oyunları pek sık çıkmaması. Konu olarak ilk oyunun bittiği yerden başlıyor ve bu Syberia oyuncuları için artı bir özellik. Aynı zamanda ilk defa bu maceraya katılanlar da konu açısından pek bir şey kaybetmiyor.

Kahramanımız ve yönlendireceğimiz karakter Kate Walker. Bir avukat çalıştığı firmaya haber vermeden yaşlı dostu Hans ile birlikte trene binip kayıp ada Syberia’yı ve orda yaşayan mamutları bulmaya çıkar. Hans bir mekanik uzmanı ve oldukça da hastadır. Çocukken rüyalarında gördüğü Syberia’yı bulmak onun son arzusudur. Kate de bunu kabul eder, Mr. Marson’un bütün ısrarlarına rağmen geri dönmez. Mr. Marson, Kate’in peşinden adam gönderir ve tüm gelişmeleri ofisinden takip etmektedir. Yolculuğa Hans’ın yaptığı özel bir tren ve Oscar adında bir robotla çıkarlar. İlk durakları Sibirya’dır ve maceramız burada başlar. Amacımız kayıp adayı ve mamutları bulmak. Ancak bu pek de kolay olmayacak, çünkü bir sürü sorunla karşılaşıp bunların üstesinden gelmeye çalışacağız. Özellikle hikayesi ve Syberia adlı gizemli şehri bulmak amacıyla katlanacağımız zorluklar bize pek çok güzel şey yaşatacak.

Öncelikle bulmacalardan bahsedelim. Bir macera oyununda olması gerektiği gibi bazen zor bazen de kolay bulmacaları çözüyoruz. Bulmacalar mekanlarla, konuyla uyumlu ve mantıklı hazırlanmış. Saçma ve alakasız şeyler yapmanız istenmiyor. Bazen bulmacalar yüzünden takılıp saatlerce dolandığınız oluyor, biraz kafa yorunca aslında çok kolay olduğunu görüyorsunuz. Bulduğunuz dökümanlarda birçok ipucu ile karşılaşıyorsunuz. Ara demolarda size ipucu veren şeylere rastlamak mümkün. Bunun haricinde oyunun birçok yerinde birbiriyle bağıntılı şeylere rastlamanız hikayeyi güçlendiriyor. Örneğin kış ayındayız ve mamutlar kışın yetişen bir bitkiyi yemek için gelecekler. Bu bitkiyle Syberia’da karşılaşıyoruz ancak farklı bir amaç için kullanıyoruz.

Grafik olarak bir macera oyunundan beklenenden çok daha fazlasını sunuyor. Sistem olarak çok fazla bir şey istemiyor. En düşük sistemlerde bile gayet güzel çalışan oyun, mükemmele yaklaşan grafikleri ile gözlerinizi yaşartacak. Karakterler 3D ve mekanlar 2D tasarlanmış. Ancak mekanların 2D olduğuna inanmak istemiyorsunuz. Çünkü ayrıntılar ve animasyonlarla bezenmiş arka planlar size 3D gibi görünüyor. Etrafta uçan kuşlar, gezinen hayvanlar, hareket eden insanlar ve nesneler, su yüzeyinin dalgalanması, yanan bir meşalenin aydınlattığı duvarlar vs. arka plana çok iyi oturtulmuş. Karda yürürken yerde oluşan ayak izleri, yağan kar, belli belirsiz düşen kar kütleleri adeta yaşayan bir dünyada hissetmenizi sağlıyor. Girdiğiniz mekana göre değişiyor bu animasyonlar. Herşey olması gerektiği gibi. Karakterlerin tasarımı detaylı yapılmış. Değişik karakterlerle karşılaşıyorsunuz ve bunların hareketleri de farklılık gösteriyor. Örneğin topal biri olması gerektiği gibi yavaş yürüyor. Karakter hareketleri de oldukça gerçekçi yapılmış. Konuşurken el kol hareketleri yapıp az da olsa anlatımı vurgulamaya çalışıyorlar. Durduğunuz zaman hareket ediyorsunuz. Açık bir ortama geldiğinizde Kate gözlüklerini takıyor. Bir şey bulduğunuzda bunu alıp mantosunun içine koyuyor ya da bir şey kullanırken buna göre hareket ediyor. Bütün bu hareketler oyuna renk katıyor. Zaten hareketlerin yumuşaklığı da etkileyici düzeyde.

Ara demolar grafiklerden daha güzel yapılmış. Ara demonun pek iyi olmadığı durumlarda oyun içinden alındığını fark edebiliyorsunuz. Demolarla oyun içindeki mekanlar ve hareketler çok güzel uyuşturulmuş. Tam demo başlarken insanların ve nesnelerin durduğu yerlere ve hareketlerine dikkatle bakın, demodaki yerleri ve hareketleri ile karşılaştırdığınızda pek bir fark göremiyorsunuz.

http://handheld.softpedia.com/images/software/screens/Syberia-2-1.jpg

Hikaye gereği hep soğuk ve buzlu mekanları dolaşıyoruz. Birçok değişik yer göreceksiniz. Mekanların mimarisi usta ellerden çıkmış. Etkileyici yerlerde bazen etrafı seyretmeye dalabiliyorsunuz. Mekanlar arasında küçük geçişler yapılmış ve bunlar arasında geçerken yaşanan küçük beklemeler sıkıntı verebiliyor. Uzak bir yere hızla gitmek istediğiniz zaman ya da geride bir şeyi unuttuğunuz zaman bunu daha iyi anlıyorsunuz. Özellikle de bu ara geçişleri birçok parçaya bölmüşler. Fakat normalde de böyle olması gerekir. Mesela bir trenden ineceğiniz zaman kapıya tıkladığınız anda kendinizi dışarıda bulmak pek de mantıklı olmazdı. Önce kapıyı açıp vagon arasına çıkıyor ardından da basamakları kullanıp trenden iniyorsunuz. Bir eşyayı kullanırken ya da alırken de aynı şey söz konusu. Önce eşyaya tıklayıp daha yakından bakıyorsunuz. Sonra da onu kullanıyor ya da alıyorsunuz. Bir de bulduğunuz bir eşya ya da makine arka planda sırıtmıyor.

Oyunda tek kontrol aracımız faremiz. Konuşmak, yürümek, koşmak, almak, kullanmak kısaca herşeyi sol fare tuşu ile yapıyoruz. Envanter ekranı da sağ tuşla karşımıza çıkıyor. Bir eşyayı almamız ya da kullanmamız gerekiyorsa imleç değişiyor. Aynı zamanda mekanlar arası dolaşırken ve biriyle konuşurken de imleç değişiyor. Gideceğiniz yeri ya da bir eşyayı bulmak pek de zor değil. Ama bazen gözden kaçırmanız olası. Bir de yakında kullanacağımız bir şey varsa Kate kafasını o yöne doğru çevirip yardımcı oluyor. Bütün bunlar oynanabilirliği kolaylaştırıyor. Zaten tüm macera oyunlarında olması gereken şeyler bunlar. Bir de klavyede space tuşuna bastığımızda oyunu durdurabiliyoruz ki bu da sıklıkla kullanabileceğiniz bir ayrıntı.

Müzik ve ses bakımından da oldukça başarılı bir oyun Syberia 2. Sadece önemli bir şey yaptığımızda ya da bir bulmacayı çözdüğümüzde başlayan müzikler insanı etkiliyor. Müziklerin pek sık çalmaması oyuna ayrı bir hava katmış. Yani müzik çalmaya başlayınca doğru yolda olduğunuzu anlıyorsunuz. Etraftaki sesler de çok başarılı. Hayvan sesleri, açık havaya çıktığınızda duyduğunuz rüzgar sesi, akarsudan gelen su şırıltıları vs. gibi sesler gerçekçi yapılmış. Hatta mekanik nesnelerin çıkardığı seslere hayran olacaksınız. Karakterlerin konuşmaları da uyum sağlamış. Rus aksanıyla İngilizce konuşmaları biraz komik kaçmış. Bunun haricinde diyalogları alt yazı olarak da görebiliyorsunuz. Yalnız çoğu zaman sıkıcı ve uzun geçtiğinden hemen atlamak istiyorsunuz. Bir de cep telefonumuzun ara sıra çalıp bizi rahatsız etmesi ayrı bir tat katmış.

http://justanothermobilemonday.com/Wordpress/wp-content/uploads/2008/01/syberia2-01-thumb.jpg

Bütün güzel yanlarına rağmen ufak hataları da var oyunumuzun. Bir yerde karşılaştığım bir hata ile, bir konuşmayı tam olarak bitirmeden oradan ayrıldığınızda içinden çıkılması imkansız bir döngüye giriyorsunuz. Örneğin ilk başlarda kışlık kıyafetlerini aldıktan sonra bir şeyi eksik bırakıp kıyafeti giyin, dışarı çıktığınızda birdenbire üstünüzdeki kıyafetlerin yok olduğunu ve çantanıza düştüğünü görebilirsiniz. Çok nadir de olsa bu ve buna benzer hatalara rastlamak mümkün. Bir de yine ilk başlarda gördüğüm açık havada yanan soba beni şaşırttı, gözden kaçırmış olmalılar. Ama bunlar çok küçük şeyler ve oyunun havasını kesinlikle bozmuyor.

İlk oyunu oynamamış bile olsanız kesinlikle tavsiye edilecek bir oyun. Hatta ilk defa macera oynayacak olanlara bile öneririm. Syberia 2, çok zor olmayan bulmacaları, üst seviyede grafikleri ve hikayesiyle büyüleyici bir oyun.

Warlords Battlecry

"http://img263.imageshack.us/img263/6053/imageil3.jpg" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.

Son günlerde oyun yapımcıları artık tek tür bir oyun ile yetinmemeye ve yeni türler çıkarmaya başladılar. Hep aynı giden oyunlardan da sıkılmış olan oyuncular bu yeni türlere balıklama atladılar. Warlords: Battlecry ise Role playing game/Real time strategy karışımına verilebilecek en güzel örnek.

Oyun, artık modası geçmiş olsa da, 2D üzerine kurulmuş. Ben birçok insanın aksine real-time strategy oyunlarına 2D’nin daha çok yakıştığını düşünüyorum.

Oyunda seçebileceğimiz toplam 9 tane ırk bulunuyor. Bunlar; Humans, High Elves, Wood Elves, Dark Elves, Dwarves, Orcs, Minotaurs, Undeads ve Barbarians. Irk çeşitliğinin fazlalığı oynanabilirliği olumlu yönde etkilemiş. Sıkılmadan uzunca bir süre başından kalkmadan oynayabiliyorsunuz.

Campaign görevlerine ise Human ırkı ile başlıyoruz ve ilerde iyi ya da kötü olmak isteğimize göre ırkımızı değiştiriyoruz.

Oyun sadece normal bir RTS (real time strategy) değil. Önce oyundaki 9 ırkın birinden bir Hero yaratıyorsunuz. Bu Hero siz savaş kazandıkça level atlıyor ve belirli özellikler kazanıyor. Hero’nuzun dört temel özelliği var. Bunlar Strength, Dexterity, Charisma ve Intelligence.

Hero’nuz ayrıca bir işçi gibi bina yapabiliyor ve madenleri convert edebiliyor. Convert etmek kendi tarafına geçirmek demek. Ne kadar maden convert ederseniz o kadar çok gelir kazanırsınız, çünkü madenler, içine adam sokmadan da size belirli bir gelir getiriyorlar. Ayrıca her ırk belirli kaynaklara diğerlerinden daha fazla ihtiyaç duyuyor. Mesela Undead’ler kristale ihtiyaç duyarken Dwarf’lar metale daha çok ihtiyaç duyabiliyor. Bu yüzden rakibinizin en önemli kaynağına saldırıp yok ederseniz bir süreliğine duraklamasına yol açabilirsiniz.

Hero’nuza gözünüz gibi bakın derim. Çünkü adamlarınıza combat bonusu veriyor ve daha iyi savaşmalarını sağlıyor. Ayrıca ileri level bir hero ile bir orduyu bile dağıtabilirsiniz. Özellikle Wizard Hero’lar ilerki level’larda durdurulamaz güçler haline geliyor. Necromencer bir wizard tek bir büyü sözcüğü ile gündüzü gece yapabiliyor, yağmur yağdırtmaya başlayabiliyor. Ayrıca çok güçlü bir Undead Lord yaratabiliyor. Ve bu Undead Lord da neredeyse hero’nuz kadar güçlü! Ayrıca ileride ne seçeceğinize bağlı olarak ırkınızı seçin derim. Yani eğer Warrior olmak istiyorsanız Undead hiç iyi bir seçim olmaz. Bunun yerine Minotaur ya da Dwarf seçerseniz çok daha güçlü olabilirsiniz. Aynı zamanda wizard bir hero yaratmak isterseniz de Undead ya da Dark Elf güzel bir seçim olacaktır.

Oyun esnasında da çeşitli quest’ler sizi bekliyor. Oyunun gidişatıyla alakası olmayan bu quest’leri yerine getirdiğinizde çeşitli ödüller kazanıyorsunuz. Mesela eğer 200 altın verirseniz birkaç Dwarf size katılabiliyor ya da büyüsel özelliği olan bir kolye alabiliyorsunuz.

Birlikleriniz experience aldıkça level atlıyorlar ve belirli özellikler kazanıyorlar. Yani bir biriminiz ne kadar savaşa girmişse aldığı tecrübeler sayesinde o kadar iyi combat yapabiliyor. Her birimin 6 özelliği bulunuyor. Bunlar Combat, Speed, Hits, Damage, Range ve View.

http://news.filefront.com/wp-content/uploads/2008/03/warlords-battlecry-iii-2.jpg

Oyunun ses efektleri normal düzeyde. Ne çok güzel ne de çok kötü. Ancak müzikler gerçekten çok kötü. Oyuna atmosfer katmak için konduğu belli ancak bence bütün atmosferi alıp götürüyor. Midi kalitesinde olmaları ise başka bir dezavantaj. Sanki çocuk şarkısı dinliyormuşsunuz gibi geliyor.

Grafiklere gelecek olursak, gerçekten çok güzeller. Gayet anlaşılır olmuşlar ve adamların, binaların boyları falan orantılı olmuş. Bu da gerçekçiliği arttıran önemli etkenlerden. Ancak biraz fazla ‘mükemmel’ olmuşlar. Yani bir kale inşa ediyorsunuz, üzerinde hiçbir pürüz yok, dümdüz bir kale. Ancak web sitesinden aldığım son haberlere göre bunun üzerinde çalışılıyormuş ve yakında bu eksiği kapatan bir patch çıkaracaklarmış. Yani çok daha gerçekçi grafikler bizleri bekliyor.

Şimdi de biraz stratejik bilgilere geçelim…

Bence oyunun en iyi ırkı dwarf’lar. Atlı birlikleri olmasa da bunu yaya birlikleriyle gayet güzel kapatıyorlar. Büyücü üretemiyorlar, bu aslında büyük bir eksi. Fakat 60 damage verebilen (smith’deki upgrade’ler ile toplam 70’e kadar çıkabiliyor) Dwarf Lord’ları gerçekten çok büyük bir avantaj. (Bir dragon’un vuruş gücü bile 55). Birkaç tanesi yan yana gelince durdurulamaz oluyorlar. Yavaş olmaları ise bir dezavantaj. Ayrıca Dwarven Smith’ler herhangi bir madene (altın, kristal vs..) girince 2 adam yerine sayılıyorlar.

Bir diğer güzel ırk ise Undead’ler. Undead’ler birimlerini oluşturmak için önce mutlaka iskelet askerler üretmek zorundalar. Daha sonra bu iskelet askerler diğer birliklere dönüşebiliyorlar. Undead’lerde dikkat etmeniz gereken bir özellik Lynch. Bu büyücülerden mutlaka ama mutlaka üretin. Çok uzun menzilleri ile bir kuleyi hiç zarar almadan dağıtabiliyorlar. Ayrıca çok zor ölüyorlar. Undead ırkını seçerken en büyük yardımcınızın Lynch’ler olacağını unutmayın.

Oyunda farklı birimleri seçerseniz ve hepsine birden yürüme emri verirseniz en yavaş birime ayak uyduracaklardır. Bu da hepsinin yavaşlamasına neden olacaktır. Ancak ‘Ctrl’ tuşuna basarsanız her birim maksimum hızında yürümeye başlayacak. Buna da önem gösterin diyorum.

Oyunu savaş sırasında ‘F12’ tuşu ile durdurabiliyorsunuz. Oyun durmuşken birimlerinize hangi işleri yerine getireceklerini söylüyorsunuz ve oyun tekrar başladığında adamlarınız bu emirleri yerine getiriyorlar. Bu yüzden oyunun bu bölümü biraz turn-base stratejiye benzemiş.

http://a248.e.akamai.net/f/248/5462/2h/images.gamezone.com/screens/22/7/91/s22791_pc_1.jpg

Warlords: Battlecry her ne kadar single player kısmı güzel bir oyun olsa da en büyük zevki kesinlikle multiplayer oynarken alacaksınız. Zaten bence bu tür real-time strateji oyunlarının hepsinin asıl zevki multiplayer’da çıkıyor. (Age of Kings, Majesty,…). Multiplayer sayesinde yılların oyunu Red-Alert’ı bile hala sıkılmadan oynayabiliyorum.

Multiplayer modunda toplam 13 çeşit ayrı oyun türünde oynayabilirsiniz. Bu çeşitlilik gerçekten de oyundan sıkılmanızı engelliyor. Ayrıca karşınızdaki rakiple (2v2 falan yapıyorsanız dostunuzla da olabilir) alış-verişte bulunabiliyorsunuz.

Son olarak, WarlordsIV: Battlecry, real time strateji ve RPG türü oyun severlerin kaçırmaması gereken bir oyun. Majesty oynayıp da tadı damağında kalanlar zaten hemen alacaklardır. En azından Warlords serisine olan saygıdan bile alınır derim.

World War II Prisoner of War

http://image.com.com/gamespot/images/bigboxshots/6/468556_front.jpg

Bugüne kadar dünya savaşlarını konu alan pek çok oyun yapıldı. Özellikle, 2.Dünya Savaşı en çok ilgi göreni oldu. Bilgisayarlarımızda bu savaşları tekrar tekrar onlarca kez yaşadık ve savaşın kaderine birçok kez de biz ortak olduk. Fakat hepsi bizlere aynı imkanı sunduğu için, silahımızla bir görevden başka bir göreve koşuşturuyorduk. Sonuç olarak da bu oyunlar birbirlerini kopyalamaktan başka bir şey yapamıyorlardı. Artık işler biraz değişti. Oyunumuz, World War II: Prisoner of War. İsminden de anlaşılacağı gibi yine 2. Dünya Savaşı’nı konu almakta ama bu sefer farklı olarak, bir anda savaş alanına bizi silahımızla baş başa bırakmaktan çok, savaşın bambaşka bir yüzünü bizlere sunuyor: Savaş esirliğini…

Oyun çok orijinal bir fikir içermekte. Ve güzel bir girişle kontrolleri bize bırakıyor: Amerikan pilotu Kaptan Lewis Stone, yani karakterimiz, casus uçağıyla Almanya’nın üzerinden fotoğraf çekme amaçlı geçerken uçaksavarlar tarafından vurulur ve düşüşe geçer. Hayatını kurtarmak için paraşütüyle aşağı atlar. Ama maalesef düştüğü bölge, bir Nazi Esir Kampıdır ve hapsedilir. Bu noktadan sonra başladığımız oyunda tek amacımız firar etmek. Ama bu hiç de kolay değil.

Oyunda geçmemiz gereken 5 ana bölüm bulunmakta. Bunlar, içlerinde birçok küçük görevlere ayrılıyor. Görevler oldukça çeşitli ve kendilerini kolay kolay tekrarlamıyorlar. Ama hepsi özel bir titizlik ve sabır istemekte çünkü bütün görevler gizlilik ilkesini sonuna kadar içeriyor. Oyunun bir başka ilginç tarafı ise alışıldığı gibi, silaha ve dövüşe yani öldürmeye başvurulmaması.

http://i.testfreaks.com/images/products/600x400/24/world-war-ii-prisoner-of-war-46163.372504.jpg

Bulunduğumuz her kamp günlük bir rutine sahip. Hemen kaçma girişimlerinde bulunmak istemiyorsak bu rutinleri sırayla yaparak günümüzü geçirmek de mümkün. Ama bir müddet sonra bu rutinler oldukça sıktığı için ve yapacak başka bir iş bulunmadığından kendimizi kaçış planları hazırlarken buluyoruz. Kaçarken gereken birçok ekipmana ya gizli bir şekilde hırsızlık yaparak ya da parayla başka mahkumlardan satın alarak sahip olabiliyoruz. Bu eşyalar kampta bize verilen odalarda saklanabiliyor. Ayrıca oyunun kayıt imkanı da sadece buralarda mümkün. Belki sinirleri en çok geren nokta, bu durumdur. Çünkü hiç olmadık bir anda askerler tarafından yakalanabildiğimiz için görevleri birçok kez baştan oynamamız gerekiyor.

Kamplardaki her mahkumla diyalog kurulabilmekte. Tıpkı bir macera oyununda olduğu gibi diyaloglara birden çok seçenek yerleştirilmiş ama bunların değişik seçilmesi, farklı sonuçlara neden olmuyor, hepsi aynı kapıya çıkmakta. Yine de kaçabilmemiz için bu kişiler ve konuşmalar çok önemli. Zaten tüm yapılması gerekenler onlardan öğreniliyor. Görevi aldıktan sonra ise yapacaklarımız bize kalmış. Çünkü oyun bu anda bizlere büyük bir özgürlük tanıyor. Ulaşacağımız noktaya birçok şekilde gidebileceğimiz için bizim en iyisini deneyerek bulmamız gerekiyor. Bu noktada ise harita büyük ölçüde devreye giriyor. Oyun süresince takip edilen harita; bölgedeki tüm askerleri, onların görüş açılarını, kampın giriş-çıkışlarını, kapalı yerlerini vs. gösterdiği için kendi rotamızı çizebiliyoruz. Bu yüzden oyun kolay kolay sıkıcı bir hal almadığı gibi kendini uzun süreler oynatabiliyor.

Gizlilik ve kaçış açısından karakterimizin birçok becerisi var. Yasak bölgelerde çok sessiz yürümesi ve tellerden rahatlıkla atlayabilmesi bunlardan sadece ikisi. Başlarda bunların kontrolleri biraz zor gibi gözükse de bir müddet sonra kontrollere kolay bir şekilde uyum sağlanmakta. Kamera açıları da oynanabilirliği olabildiğince arttırıyor. Genelde adamımızın arkasından takip ettiğimiz oyun geldiğimiz bölgelere göre kamera değiştiriyor. Ayrıca, gerekli yerlerde birinci gözden de etrafı kolaçan etmek mümkün. Tüm bu nedenlerden dolayı oynanabilirlik oldukça yüksek.

Oyunda tanınmış bunca imkana ve kolaylığa rağmen, yapay zeka işleri zora sokuyor. Oyundaki yapay zeka çok yüksek. Tüm esirler kampta hayatlarını devam ettirmeye çalıştığı gibi askerler de bize hayatı zehir ediyor. Çünkü onlar da oradaki görevlerini sonuna kadar yerine getirmekteler. Özellikle kulelerdeki askerleri geçmek çok zor. Tüm askerler, seslere ve kıpırdayan nesnelere karşı müthiş duyarlılar. Yapay zeka neredeyse kusursuz olduğu için askerler bir insan gibi davranıyorlar ama aynı bir insanın yapacağı küçük hataları da yapmaktalar ve bize olanak tanımaktalar. Mesela geceleri uyuyakalmaları veya iki asker karşılaştığında konuşmaları gibi durumlar buna örnek olarak gösterilebilir.

Grafikler, günümüzün oyun standardını yakalamış ama geçememiş. Yüksek çözünürlükte ve ayarlarda yeterince hoş ve kaliteli görüntüler ortaya çıkabiliyor ama bir o kadar da güçlü bir sistem istemekte. Fakat düşük ayarlarda bile görüntüler oyunun ve bizlerin ihtiyaçlarını oldukça karşılıyor. Her ne kadar karakter animasyonları ve modellemeleri biraz başarısız olsa da oyundaki gece, gündüz, ve hava koşulları görüntü bakımından inanılmaz derecede başarılı. Gece olduğunda askerlerin fenerleri, kulelerdeki spot ışıklar, günün yavaş yavaş aydınlanması, kararması ve yağmur gibi birçok efekt müthiş denilebilecek bir şekilde hazırlanmış. Gece, gündüz ve hatta ışık efektlerinin oynanışa bu derece etki ettiği bir oyunda bu kadar güzel hazırlanmış olmaları; oyunun kalitesini arttırmasında büyük bir etken olmakta.

http://www.novomilenio.inf.br/ano02/0210dcd2.jpg

Oyundaki sesler ve müzikler de sorunsuz ve çok başarılı görünüyor. Silahlarla pek bir ilgimiz olmadığı için çevre sesleri direkt olarak dikkatleri üstüne toplamakta. Etrafta olan biten herşeyin sesi duyulabiliyor. Dolayısıyla, yapay zekanın yüksekliği ile bazı durumlarda sesler dikkat edilmesi gereken en önemli şey hale geliyor. Ayrıca, bazı yerlerde yanlışlıkla çarptığımız nesnelerden bile ses çıkması gerçekçiliği arttırdığı kadar, zorluğu da bir tutam yükseltmekte. Karakter konuşmaları oyunda büyük bir yer tuttuğu için bunlara da özel bir çaba sarf edilmiş. Öncelikle karakterimiz olmak üzere çoğu kişinin şakacı ve soğukkanlı bir kimliği var ve oyun boyunca kaliteli espriler duymak mümkün. Bunun dışında kişilerin ırkına göre aksanlarının da değişiklik göstermesi çok hoş olmuş. Yine de askerlerin kelime dağarcığı biraz daha genişletilse çok daha iyi olurdu çünkü sürekli aynı cümleleri tekrarlıyorlar. Müzikler de aynı şekilde çok profesyonelce hazırlanmış. Oyundaki duruma göre sürekli değişen müzik, canlılığı ve tempoyu hiç düşürmüyor.

Teknik özelliklerin bu denli yüksek olmasından ve konunun yeniliğinden dolayı atmosfer, aralarda da belirttiğim gibi çok yüksek. Belki içine biraz aksiyon unsurları konulsa, en azından dövüşmek gibi, tadından yenmeyecek bir oyun olacak. Gerçi, bunca artısının yanında eksiler gözükmemekte bile. Ve türünün yeni bir örneği sayılabileceği için gerçekten oynanması gereken bir oyun…