Eylül, 2008 için arşivler

Pes 2009

PES hayranlarına müjde! Konami, Şampiyonlar Ligi’nin oyuna dahil edilmesi konusunda 4 yıllık anlaşma imzaladı. İki büyük İngiliz takımı da PES 2009’da yerini alacak.

PlayStation başta olmak üzere oyunseverlerin hemen her platformda büyük ilgi gösterdiği futbol oyunu Pro Evolution Soccer serisinin yeni sürümü PES 2009, yeniliklerle yine milyonları ekranların başına bağlayacak gibi görünüyor. Oyunun üreticisi Konami, UEFA Şampiyonlar Ligi organizasyonunun oyuna dahil edilmesi konusunda anlaşmaya vararak 4 yıllık sözleşme imzaladı.

Müjdeli haber bununla da kalmadı. Premiere Lig takımlarından iki İngiliz devi Manchester United ve Liverpool da oyuna dahil oldu. Böylelikle Cristiano Ronaldo ve Steven Gerrard hayranları da sabırsızlıkla oyunun çıkmasını bekleyecek. Kulüplerle birlikte Old Trafford ve Anfield stadyumları da oyunda yerlerini alacak.

Pro Evolution Soccer 2009, bilgisayar ve oyun konsollarından PlayStation 3 ile Xbox 360 için 17 Ekim’de piyasaya sürülecek. PlayStation 2 sürümü 30 Ekim’den itibaren kullanıcılarla buluşacak. PSP sahipleri ise oyunu oynayabilmek için 6 Kasım’ı beklemek durumunda. Şirket oyunun Wii sürümünü de 2009 baharında çıkarmayı planlıyor.

Syberia 2

http://www.handango.com/include/pictures/185298/syberia2_cover_h_us.jpg

İlk oyunun üstünden uzun bir süre sonra çıkan Syberia 2, macera hastalarına ilaç gibi geldi. Nedeni; bu kadar güzel grafikleri ve konusu olan macera oyunları pek sık çıkmaması. Konu olarak ilk oyunun bittiği yerden başlıyor ve bu Syberia oyuncuları için artı bir özellik. Aynı zamanda ilk defa bu maceraya katılanlar da konu açısından pek bir şey kaybetmiyor.

Kahramanımız ve yönlendireceğimiz karakter Kate Walker. Bir avukat çalıştığı firmaya haber vermeden yaşlı dostu Hans ile birlikte trene binip kayıp ada Syberia’yı ve orda yaşayan mamutları bulmaya çıkar. Hans bir mekanik uzmanı ve oldukça da hastadır. Çocukken rüyalarında gördüğü Syberia’yı bulmak onun son arzusudur. Kate de bunu kabul eder, Mr. Marson’un bütün ısrarlarına rağmen geri dönmez. Mr. Marson, Kate’in peşinden adam gönderir ve tüm gelişmeleri ofisinden takip etmektedir. Yolculuğa Hans’ın yaptığı özel bir tren ve Oscar adında bir robotla çıkarlar. İlk durakları Sibirya’dır ve maceramız burada başlar. Amacımız kayıp adayı ve mamutları bulmak. Ancak bu pek de kolay olmayacak, çünkü bir sürü sorunla karşılaşıp bunların üstesinden gelmeye çalışacağız. Özellikle hikayesi ve Syberia adlı gizemli şehri bulmak amacıyla katlanacağımız zorluklar bize pek çok güzel şey yaşatacak.

Öncelikle bulmacalardan bahsedelim. Bir macera oyununda olması gerektiği gibi bazen zor bazen de kolay bulmacaları çözüyoruz. Bulmacalar mekanlarla, konuyla uyumlu ve mantıklı hazırlanmış. Saçma ve alakasız şeyler yapmanız istenmiyor. Bazen bulmacalar yüzünden takılıp saatlerce dolandığınız oluyor, biraz kafa yorunca aslında çok kolay olduğunu görüyorsunuz. Bulduğunuz dökümanlarda birçok ipucu ile karşılaşıyorsunuz. Ara demolarda size ipucu veren şeylere rastlamak mümkün. Bunun haricinde oyunun birçok yerinde birbiriyle bağıntılı şeylere rastlamanız hikayeyi güçlendiriyor. Örneğin kış ayındayız ve mamutlar kışın yetişen bir bitkiyi yemek için gelecekler. Bu bitkiyle Syberia’da karşılaşıyoruz ancak farklı bir amaç için kullanıyoruz.

Grafik olarak bir macera oyunundan beklenenden çok daha fazlasını sunuyor. Sistem olarak çok fazla bir şey istemiyor. En düşük sistemlerde bile gayet güzel çalışan oyun, mükemmele yaklaşan grafikleri ile gözlerinizi yaşartacak. Karakterler 3D ve mekanlar 2D tasarlanmış. Ancak mekanların 2D olduğuna inanmak istemiyorsunuz. Çünkü ayrıntılar ve animasyonlarla bezenmiş arka planlar size 3D gibi görünüyor. Etrafta uçan kuşlar, gezinen hayvanlar, hareket eden insanlar ve nesneler, su yüzeyinin dalgalanması, yanan bir meşalenin aydınlattığı duvarlar vs. arka plana çok iyi oturtulmuş. Karda yürürken yerde oluşan ayak izleri, yağan kar, belli belirsiz düşen kar kütleleri adeta yaşayan bir dünyada hissetmenizi sağlıyor. Girdiğiniz mekana göre değişiyor bu animasyonlar. Herşey olması gerektiği gibi. Karakterlerin tasarımı detaylı yapılmış. Değişik karakterlerle karşılaşıyorsunuz ve bunların hareketleri de farklılık gösteriyor. Örneğin topal biri olması gerektiği gibi yavaş yürüyor. Karakter hareketleri de oldukça gerçekçi yapılmış. Konuşurken el kol hareketleri yapıp az da olsa anlatımı vurgulamaya çalışıyorlar. Durduğunuz zaman hareket ediyorsunuz. Açık bir ortama geldiğinizde Kate gözlüklerini takıyor. Bir şey bulduğunuzda bunu alıp mantosunun içine koyuyor ya da bir şey kullanırken buna göre hareket ediyor. Bütün bu hareketler oyuna renk katıyor. Zaten hareketlerin yumuşaklığı da etkileyici düzeyde.

Ara demolar grafiklerden daha güzel yapılmış. Ara demonun pek iyi olmadığı durumlarda oyun içinden alındığını fark edebiliyorsunuz. Demolarla oyun içindeki mekanlar ve hareketler çok güzel uyuşturulmuş. Tam demo başlarken insanların ve nesnelerin durduğu yerlere ve hareketlerine dikkatle bakın, demodaki yerleri ve hareketleri ile karşılaştırdığınızda pek bir fark göremiyorsunuz.

http://handheld.softpedia.com/images/software/screens/Syberia-2-1.jpg

Hikaye gereği hep soğuk ve buzlu mekanları dolaşıyoruz. Birçok değişik yer göreceksiniz. Mekanların mimarisi usta ellerden çıkmış. Etkileyici yerlerde bazen etrafı seyretmeye dalabiliyorsunuz. Mekanlar arasında küçük geçişler yapılmış ve bunlar arasında geçerken yaşanan küçük beklemeler sıkıntı verebiliyor. Uzak bir yere hızla gitmek istediğiniz zaman ya da geride bir şeyi unuttuğunuz zaman bunu daha iyi anlıyorsunuz. Özellikle de bu ara geçişleri birçok parçaya bölmüşler. Fakat normalde de böyle olması gerekir. Mesela bir trenden ineceğiniz zaman kapıya tıkladığınız anda kendinizi dışarıda bulmak pek de mantıklı olmazdı. Önce kapıyı açıp vagon arasına çıkıyor ardından da basamakları kullanıp trenden iniyorsunuz. Bir eşyayı kullanırken ya da alırken de aynı şey söz konusu. Önce eşyaya tıklayıp daha yakından bakıyorsunuz. Sonra da onu kullanıyor ya da alıyorsunuz. Bir de bulduğunuz bir eşya ya da makine arka planda sırıtmıyor.

Oyunda tek kontrol aracımız faremiz. Konuşmak, yürümek, koşmak, almak, kullanmak kısaca herşeyi sol fare tuşu ile yapıyoruz. Envanter ekranı da sağ tuşla karşımıza çıkıyor. Bir eşyayı almamız ya da kullanmamız gerekiyorsa imleç değişiyor. Aynı zamanda mekanlar arası dolaşırken ve biriyle konuşurken de imleç değişiyor. Gideceğiniz yeri ya da bir eşyayı bulmak pek de zor değil. Ama bazen gözden kaçırmanız olası. Bir de yakında kullanacağımız bir şey varsa Kate kafasını o yöne doğru çevirip yardımcı oluyor. Bütün bunlar oynanabilirliği kolaylaştırıyor. Zaten tüm macera oyunlarında olması gereken şeyler bunlar. Bir de klavyede space tuşuna bastığımızda oyunu durdurabiliyoruz ki bu da sıklıkla kullanabileceğiniz bir ayrıntı.

Müzik ve ses bakımından da oldukça başarılı bir oyun Syberia 2. Sadece önemli bir şey yaptığımızda ya da bir bulmacayı çözdüğümüzde başlayan müzikler insanı etkiliyor. Müziklerin pek sık çalmaması oyuna ayrı bir hava katmış. Yani müzik çalmaya başlayınca doğru yolda olduğunuzu anlıyorsunuz. Etraftaki sesler de çok başarılı. Hayvan sesleri, açık havaya çıktığınızda duyduğunuz rüzgar sesi, akarsudan gelen su şırıltıları vs. gibi sesler gerçekçi yapılmış. Hatta mekanik nesnelerin çıkardığı seslere hayran olacaksınız. Karakterlerin konuşmaları da uyum sağlamış. Rus aksanıyla İngilizce konuşmaları biraz komik kaçmış. Bunun haricinde diyalogları alt yazı olarak da görebiliyorsunuz. Yalnız çoğu zaman sıkıcı ve uzun geçtiğinden hemen atlamak istiyorsunuz. Bir de cep telefonumuzun ara sıra çalıp bizi rahatsız etmesi ayrı bir tat katmış.

http://justanothermobilemonday.com/Wordpress/wp-content/uploads/2008/01/syberia2-01-thumb.jpg

Bütün güzel yanlarına rağmen ufak hataları da var oyunumuzun. Bir yerde karşılaştığım bir hata ile, bir konuşmayı tam olarak bitirmeden oradan ayrıldığınızda içinden çıkılması imkansız bir döngüye giriyorsunuz. Örneğin ilk başlarda kışlık kıyafetlerini aldıktan sonra bir şeyi eksik bırakıp kıyafeti giyin, dışarı çıktığınızda birdenbire üstünüzdeki kıyafetlerin yok olduğunu ve çantanıza düştüğünü görebilirsiniz. Çok nadir de olsa bu ve buna benzer hatalara rastlamak mümkün. Bir de yine ilk başlarda gördüğüm açık havada yanan soba beni şaşırttı, gözden kaçırmış olmalılar. Ama bunlar çok küçük şeyler ve oyunun havasını kesinlikle bozmuyor.

İlk oyunu oynamamış bile olsanız kesinlikle tavsiye edilecek bir oyun. Hatta ilk defa macera oynayacak olanlara bile öneririm. Syberia 2, çok zor olmayan bulmacaları, üst seviyede grafikleri ve hikayesiyle büyüleyici bir oyun.

Syberia

http://ramazzotty.files.wordpress.com/2008/02/syberia1.jpg

Ah nerde o eski günler. Larry, Broken Sword, Monkey Island gibi çok kaliteli adventureları her zaman görebiliyorduk. Gün geldi, adventure oyunları pek çıkmamaya başladı. Yeni oyun duysak ya FPS ya strateji ya FRP ya da spor oyunları. Tabi durum böyle olunca adventure oyunu duyduğumuzda hemen almak geliyor içimizden. Yalnız çıkan adventure oyunlarının hepsi öyle kaliteli yapımlar değil ama bu yazıda incelediğim oyun çok kaliteli bir yapım. Uzun süren adventure açlığımı fazlasıyla giderdi ve adventure sevenlerin mutlaka oynaması gereken bir oyun.

Oyun sizi öyle bir bağlıyor ki saatlerce başından kalkamıyorsunuz. Bu yazıyı yazmadan önce oyunu bitirmek için tam yedi saat başından kalkmadım (O Koreli genç gibi ölecektim Allah korusun). Sözü fazla uzatmadan oyuna geçelim.

Oyunumuzun konusu şöyle. Biz Kate Walker adında bir avukatız (gerçi oyunda avukatlıktan başka herşeyi yapıyorsunuz o ayrı mevzu). Şirketimiz bizi bir firmayla anlaşma yapmak için Valadilene adlı yere yolluyor. Bu firma Automaton adlı robotlar üretiyor. Tabi anlaşmayı imzalatmak kolay ama bu sırada kötü bir olay gerçekleşiyor. Anlaşma yapmak için gittiğimizde firma sahibi Anna Voralberg’in öldüğünü görüyoruz (ilk demo). Bu anlaşmayı Anna Voralberg’in bir mirasçısına imzalatmamız gerekiyor. Valadilene kentinde yaptığımız birkaç araştırmadan sonra Anna Voralberg’in tek mirasçı olduğunu öğreniyoruz. O da erkek kardeşi Hans Voralberg. Hans Voralberg’i bulmamız gerekiyor. Yalnız yine bir sorun var. Hans yıllar önce bu kentten ayrılmış ve yaptığımız araştırmaya göre onun Sibirya’da herhangi bir yerde olduğunu öğreniyoruz. Bundan sonra asıl maceramız başlıyor.

Oyunun bu konusunu öğrendiğimde konu bana çok zayıf gelmişti. “Ya sadece bir anlaşma imzalattıracağız, ne kadar zor olabilir ki, keşke daha iyi bir konu olsaydı” diye düşünüyordum ama oyunda şunu gördüm. Oyun ilerledikçe yeni detaylar çıkıyor. Mesela bir bölümde Oscar adlı dostumuzun (Automaton) kolları çalınıyor, kolları çalan kişiyi bulduğumuzda bize bu kolları bir şartla vereceğini söylüyor eski bir Rus sanatçıyı ona getirmemizi istiyor (Helena Raminski), Helena’yı buluyoruz (zorlu bir araştırmayla) onu gelmeye ikna ediyoruz fakat bizden sesini düzeltmemizi istiyor. İşte konu böyle derinleşiyor ve çok güzel bir hal alıyor.

Oyundaki bulmacalar da gerçekten çok iyi. Hepsi çok kaliteli tasarlanmış. Ayrıca arada geçen esprilerin de kalite düzeyi yüksek (tabi anladığım 2-3 espri var, yarım yamalak İngilizce’yle o kadar oluyor). İyi İngilizce biliyorsanız diyaloglarlarda eğlenceli vakit geçireceksiniz. Zaten oyundaki diyalogları anlarsanız oyundaki bulmacaları ve diğer olayları çözmek çok kolaylaşıyor eğer İngilizce’niz iyi değilse tam çözümlere talim edeceksiniz. Topladığınız ipuçlarını iyi okuyun ve topladığınız kağıtlardaki rakamları mutlaka kullanın, bir işe yarıyordur. Aldığınız kağıtlardaki resimlere de dikkat edin, özellikle tarih öncesi bir hayvan olan mamut resimlerine dikkat edin, onlar sizi Hans Voralberg’e götürecek.

http://www.armchairempire.com/images/Reviews/pc/syberia-2/syberia-2-4.jpg

Oyunu yalnızca mouse kullanarak oynuyoruz. Mouse’un sağ tuşuyla menümüze bakıyoruz, sol tuşla diğer işleri yapıyoruz (obje alma, konuşma…). Oyunda bir not defterimiz ve bir de telefonumuz var. Not defterinde sorulacak sorular var. Bu sorular oluşan olaylar doğrultusunda genişliyor. Telefonumuz da oyunda çok işe yarıyor. Bir bölümde telefonla annemizi arıyoruz ve aradığımız biri hakkında bilgi alıyoruz bu sayede aradığımız insanın nerede olduğunu öğreniyoruz. Daha başka işlere de yarıyor telefonumuz (faks gibi, faksı patrona çekiyoruz ve anlaşmayı falan istiyoruz). Ayrıca telefon gerçek dünyadaki gibi işliyor. Oyun sırasında bizi sürekli yakınlarımız arıyor (Sevgilimiz, annemiz, arkadaşımız, patronumuz). Bize sürekli nerede olduğumuzu, şu an ne yaptığımızı falan soruyorlar (iş başında bizi sürekli rahatsız ediyorlar, hele patronumuz).

Oyunun teknik detaylarını gelelim. Oyun 2 CD’den oluşuyor. Size oyunla ilgili tek tavsiyem var, eğer hard diskinizde yeriniz varsa oyunu full kurun 1.1GB yer kaplıyor. Full kurarsanız oyun sorunsuz oynuyor. Malum hepimiz kopya oyun alıyoruz eğer minimum falan kurarsanız CD ile ilgili sorunlar çıkıyor.

Syberia bence mükemmel grafiklere sahip bir oyun. 3D Studio Max’in bütün nimetleri kullanılmış diyebilirim. Özellikle mekan tasarımları ve animasyonlar çok güzel. Daha ana menüyü açtığınızda çok tatlı bir animasyonla karşılaşıyorsunuz, (Bir Automaton tekerlek çeviriyor) ordan oyunun ne kadar kaliteli grafiklere sahip olduğunu anlayabilirsiniz. Hem bu güzel grafikler öyle yüksek bir sistem de istemiyor, P3-500, 128MB RAM, 16MB 3D hızlandırıcılı grafik kartınız olsa oyunu mükemmel şekilde oynarsınız. Ben 30-70FPS arasında oynadım oyunu (FPS’yi görmek için é (konsol) tuşuna basmanız yeterli). Oyunun böyle rahat oynamasının sebebi de etraftaki herşeyin birer kaplama olması (bir arkadaşım bitmap üzerinde render demişti bu tekniğe). Bu kaplama olayını şöyle anlatayım; oyunda yerde su birikintileri var, bu su birikintilerinde etraftaki herşeyin yansıması var ama siz suyun üstüne çıkarsanız kendi yansımanızı göremezsiniz eğer o yansımayı görebilseydik o zaman FPS düşerdi. Zaten dikkat edin animasyon gördüğünüzde (kuşların uçması, yel değirmenin dönmesi) FPS düşecektir.

http://linia199.files.wordpress.com/2007/12/syberia-ii-2.jpg

Oyunun müzikleri de çok güzel. Özellikle bir müzik vardı, slow bir müzik. Bence mükemmel. Oyunda herhangi bir görevi yaptığınızda da hafif bir müzik çalıyor, bu sayede görevi doğru yaptığınızı anlayabilirsiniz. Oyunun içindeki diğer sesler de çok iyi (su sesleri, kuş sesleri, dalgalar…). Oyunun seslendirmeleri bir sinema filmi kadar kaliteli zaten adventure oyunları genelde diyaloglarla çözüldüğü için seslendirmelerin çok iyi olması lazım (ya da alt yazıya bakarsınız).

Sonuç olarak Syberia çok kaliteli bir oyun.Kanadalı Microids firması turnayı gözüden vurmuş diyebilirim. Bu aralar adventure oyunu çıkmıyor zaten o yüzden bu oyunu mutlaka oynayın. Güzel grafikleri ve sürükleyici konusuyla sizi bambaşka dünyalara götürecek, kendinizi olayların içinde bulacaksınız ve saatlerce oyunun başından kalkmayacaksınız. Bir de oyunun sonunda çok ilginç bir gelişme oluyor. Kate Walker gerçek yaşantısına mı dönecek (New York’taki hayatına) yoksa Hans Voralberg’in esrarengiz yaşantısına eşlik mi edecek (Sibirya’da)? Oyunu bitirirseniz görürsünüz ama şimdilik bu kadar söyleyeyim de oyunun tadı kaçmasın. Bu oyunu mutlaka oynayın…

Warlords Battlecry

"http://img263.imageshack.us/img263/6053/imageil3.jpg" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.

Son günlerde oyun yapımcıları artık tek tür bir oyun ile yetinmemeye ve yeni türler çıkarmaya başladılar. Hep aynı giden oyunlardan da sıkılmış olan oyuncular bu yeni türlere balıklama atladılar. Warlords: Battlecry ise Role playing game/Real time strategy karışımına verilebilecek en güzel örnek.

Oyun, artık modası geçmiş olsa da, 2D üzerine kurulmuş. Ben birçok insanın aksine real-time strategy oyunlarına 2D’nin daha çok yakıştığını düşünüyorum.

Oyunda seçebileceğimiz toplam 9 tane ırk bulunuyor. Bunlar; Humans, High Elves, Wood Elves, Dark Elves, Dwarves, Orcs, Minotaurs, Undeads ve Barbarians. Irk çeşitliğinin fazlalığı oynanabilirliği olumlu yönde etkilemiş. Sıkılmadan uzunca bir süre başından kalkmadan oynayabiliyorsunuz.

Campaign görevlerine ise Human ırkı ile başlıyoruz ve ilerde iyi ya da kötü olmak isteğimize göre ırkımızı değiştiriyoruz.

Oyun sadece normal bir RTS (real time strategy) değil. Önce oyundaki 9 ırkın birinden bir Hero yaratıyorsunuz. Bu Hero siz savaş kazandıkça level atlıyor ve belirli özellikler kazanıyor. Hero’nuzun dört temel özelliği var. Bunlar Strength, Dexterity, Charisma ve Intelligence.

Hero’nuz ayrıca bir işçi gibi bina yapabiliyor ve madenleri convert edebiliyor. Convert etmek kendi tarafına geçirmek demek. Ne kadar maden convert ederseniz o kadar çok gelir kazanırsınız, çünkü madenler, içine adam sokmadan da size belirli bir gelir getiriyorlar. Ayrıca her ırk belirli kaynaklara diğerlerinden daha fazla ihtiyaç duyuyor. Mesela Undead’ler kristale ihtiyaç duyarken Dwarf’lar metale daha çok ihtiyaç duyabiliyor. Bu yüzden rakibinizin en önemli kaynağına saldırıp yok ederseniz bir süreliğine duraklamasına yol açabilirsiniz.

Hero’nuza gözünüz gibi bakın derim. Çünkü adamlarınıza combat bonusu veriyor ve daha iyi savaşmalarını sağlıyor. Ayrıca ileri level bir hero ile bir orduyu bile dağıtabilirsiniz. Özellikle Wizard Hero’lar ilerki level’larda durdurulamaz güçler haline geliyor. Necromencer bir wizard tek bir büyü sözcüğü ile gündüzü gece yapabiliyor, yağmur yağdırtmaya başlayabiliyor. Ayrıca çok güçlü bir Undead Lord yaratabiliyor. Ve bu Undead Lord da neredeyse hero’nuz kadar güçlü! Ayrıca ileride ne seçeceğinize bağlı olarak ırkınızı seçin derim. Yani eğer Warrior olmak istiyorsanız Undead hiç iyi bir seçim olmaz. Bunun yerine Minotaur ya da Dwarf seçerseniz çok daha güçlü olabilirsiniz. Aynı zamanda wizard bir hero yaratmak isterseniz de Undead ya da Dark Elf güzel bir seçim olacaktır.

Oyun esnasında da çeşitli quest’ler sizi bekliyor. Oyunun gidişatıyla alakası olmayan bu quest’leri yerine getirdiğinizde çeşitli ödüller kazanıyorsunuz. Mesela eğer 200 altın verirseniz birkaç Dwarf size katılabiliyor ya da büyüsel özelliği olan bir kolye alabiliyorsunuz.

Birlikleriniz experience aldıkça level atlıyorlar ve belirli özellikler kazanıyorlar. Yani bir biriminiz ne kadar savaşa girmişse aldığı tecrübeler sayesinde o kadar iyi combat yapabiliyor. Her birimin 6 özelliği bulunuyor. Bunlar Combat, Speed, Hits, Damage, Range ve View.

http://news.filefront.com/wp-content/uploads/2008/03/warlords-battlecry-iii-2.jpg

Oyunun ses efektleri normal düzeyde. Ne çok güzel ne de çok kötü. Ancak müzikler gerçekten çok kötü. Oyuna atmosfer katmak için konduğu belli ancak bence bütün atmosferi alıp götürüyor. Midi kalitesinde olmaları ise başka bir dezavantaj. Sanki çocuk şarkısı dinliyormuşsunuz gibi geliyor.

Grafiklere gelecek olursak, gerçekten çok güzeller. Gayet anlaşılır olmuşlar ve adamların, binaların boyları falan orantılı olmuş. Bu da gerçekçiliği arttıran önemli etkenlerden. Ancak biraz fazla ‘mükemmel’ olmuşlar. Yani bir kale inşa ediyorsunuz, üzerinde hiçbir pürüz yok, dümdüz bir kale. Ancak web sitesinden aldığım son haberlere göre bunun üzerinde çalışılıyormuş ve yakında bu eksiği kapatan bir patch çıkaracaklarmış. Yani çok daha gerçekçi grafikler bizleri bekliyor.

Şimdi de biraz stratejik bilgilere geçelim…

Bence oyunun en iyi ırkı dwarf’lar. Atlı birlikleri olmasa da bunu yaya birlikleriyle gayet güzel kapatıyorlar. Büyücü üretemiyorlar, bu aslında büyük bir eksi. Fakat 60 damage verebilen (smith’deki upgrade’ler ile toplam 70’e kadar çıkabiliyor) Dwarf Lord’ları gerçekten çok büyük bir avantaj. (Bir dragon’un vuruş gücü bile 55). Birkaç tanesi yan yana gelince durdurulamaz oluyorlar. Yavaş olmaları ise bir dezavantaj. Ayrıca Dwarven Smith’ler herhangi bir madene (altın, kristal vs..) girince 2 adam yerine sayılıyorlar.

Bir diğer güzel ırk ise Undead’ler. Undead’ler birimlerini oluşturmak için önce mutlaka iskelet askerler üretmek zorundalar. Daha sonra bu iskelet askerler diğer birliklere dönüşebiliyorlar. Undead’lerde dikkat etmeniz gereken bir özellik Lynch. Bu büyücülerden mutlaka ama mutlaka üretin. Çok uzun menzilleri ile bir kuleyi hiç zarar almadan dağıtabiliyorlar. Ayrıca çok zor ölüyorlar. Undead ırkını seçerken en büyük yardımcınızın Lynch’ler olacağını unutmayın.

Oyunda farklı birimleri seçerseniz ve hepsine birden yürüme emri verirseniz en yavaş birime ayak uyduracaklardır. Bu da hepsinin yavaşlamasına neden olacaktır. Ancak ‘Ctrl’ tuşuna basarsanız her birim maksimum hızında yürümeye başlayacak. Buna da önem gösterin diyorum.

Oyunu savaş sırasında ‘F12’ tuşu ile durdurabiliyorsunuz. Oyun durmuşken birimlerinize hangi işleri yerine getireceklerini söylüyorsunuz ve oyun tekrar başladığında adamlarınız bu emirleri yerine getiriyorlar. Bu yüzden oyunun bu bölümü biraz turn-base stratejiye benzemiş.

http://a248.e.akamai.net/f/248/5462/2h/images.gamezone.com/screens/22/7/91/s22791_pc_1.jpg

Warlords: Battlecry her ne kadar single player kısmı güzel bir oyun olsa da en büyük zevki kesinlikle multiplayer oynarken alacaksınız. Zaten bence bu tür real-time strateji oyunlarının hepsinin asıl zevki multiplayer’da çıkıyor. (Age of Kings, Majesty,…). Multiplayer sayesinde yılların oyunu Red-Alert’ı bile hala sıkılmadan oynayabiliyorum.

Multiplayer modunda toplam 13 çeşit ayrı oyun türünde oynayabilirsiniz. Bu çeşitlilik gerçekten de oyundan sıkılmanızı engelliyor. Ayrıca karşınızdaki rakiple (2v2 falan yapıyorsanız dostunuzla da olabilir) alış-verişte bulunabiliyorsunuz.

Son olarak, WarlordsIV: Battlecry, real time strateji ve RPG türü oyun severlerin kaçırmaması gereken bir oyun. Majesty oynayıp da tadı damağında kalanlar zaten hemen alacaklardır. En azından Warlords serisine olan saygıdan bile alınır derim.

World War II Prisoner of War

http://image.com.com/gamespot/images/bigboxshots/6/468556_front.jpg

Bugüne kadar dünya savaşlarını konu alan pek çok oyun yapıldı. Özellikle, 2.Dünya Savaşı en çok ilgi göreni oldu. Bilgisayarlarımızda bu savaşları tekrar tekrar onlarca kez yaşadık ve savaşın kaderine birçok kez de biz ortak olduk. Fakat hepsi bizlere aynı imkanı sunduğu için, silahımızla bir görevden başka bir göreve koşuşturuyorduk. Sonuç olarak da bu oyunlar birbirlerini kopyalamaktan başka bir şey yapamıyorlardı. Artık işler biraz değişti. Oyunumuz, World War II: Prisoner of War. İsminden de anlaşılacağı gibi yine 2. Dünya Savaşı’nı konu almakta ama bu sefer farklı olarak, bir anda savaş alanına bizi silahımızla baş başa bırakmaktan çok, savaşın bambaşka bir yüzünü bizlere sunuyor: Savaş esirliğini…

Oyun çok orijinal bir fikir içermekte. Ve güzel bir girişle kontrolleri bize bırakıyor: Amerikan pilotu Kaptan Lewis Stone, yani karakterimiz, casus uçağıyla Almanya’nın üzerinden fotoğraf çekme amaçlı geçerken uçaksavarlar tarafından vurulur ve düşüşe geçer. Hayatını kurtarmak için paraşütüyle aşağı atlar. Ama maalesef düştüğü bölge, bir Nazi Esir Kampıdır ve hapsedilir. Bu noktadan sonra başladığımız oyunda tek amacımız firar etmek. Ama bu hiç de kolay değil.

Oyunda geçmemiz gereken 5 ana bölüm bulunmakta. Bunlar, içlerinde birçok küçük görevlere ayrılıyor. Görevler oldukça çeşitli ve kendilerini kolay kolay tekrarlamıyorlar. Ama hepsi özel bir titizlik ve sabır istemekte çünkü bütün görevler gizlilik ilkesini sonuna kadar içeriyor. Oyunun bir başka ilginç tarafı ise alışıldığı gibi, silaha ve dövüşe yani öldürmeye başvurulmaması.

http://i.testfreaks.com/images/products/600x400/24/world-war-ii-prisoner-of-war-46163.372504.jpg

Bulunduğumuz her kamp günlük bir rutine sahip. Hemen kaçma girişimlerinde bulunmak istemiyorsak bu rutinleri sırayla yaparak günümüzü geçirmek de mümkün. Ama bir müddet sonra bu rutinler oldukça sıktığı için ve yapacak başka bir iş bulunmadığından kendimizi kaçış planları hazırlarken buluyoruz. Kaçarken gereken birçok ekipmana ya gizli bir şekilde hırsızlık yaparak ya da parayla başka mahkumlardan satın alarak sahip olabiliyoruz. Bu eşyalar kampta bize verilen odalarda saklanabiliyor. Ayrıca oyunun kayıt imkanı da sadece buralarda mümkün. Belki sinirleri en çok geren nokta, bu durumdur. Çünkü hiç olmadık bir anda askerler tarafından yakalanabildiğimiz için görevleri birçok kez baştan oynamamız gerekiyor.

Kamplardaki her mahkumla diyalog kurulabilmekte. Tıpkı bir macera oyununda olduğu gibi diyaloglara birden çok seçenek yerleştirilmiş ama bunların değişik seçilmesi, farklı sonuçlara neden olmuyor, hepsi aynı kapıya çıkmakta. Yine de kaçabilmemiz için bu kişiler ve konuşmalar çok önemli. Zaten tüm yapılması gerekenler onlardan öğreniliyor. Görevi aldıktan sonra ise yapacaklarımız bize kalmış. Çünkü oyun bu anda bizlere büyük bir özgürlük tanıyor. Ulaşacağımız noktaya birçok şekilde gidebileceğimiz için bizim en iyisini deneyerek bulmamız gerekiyor. Bu noktada ise harita büyük ölçüde devreye giriyor. Oyun süresince takip edilen harita; bölgedeki tüm askerleri, onların görüş açılarını, kampın giriş-çıkışlarını, kapalı yerlerini vs. gösterdiği için kendi rotamızı çizebiliyoruz. Bu yüzden oyun kolay kolay sıkıcı bir hal almadığı gibi kendini uzun süreler oynatabiliyor.

Gizlilik ve kaçış açısından karakterimizin birçok becerisi var. Yasak bölgelerde çok sessiz yürümesi ve tellerden rahatlıkla atlayabilmesi bunlardan sadece ikisi. Başlarda bunların kontrolleri biraz zor gibi gözükse de bir müddet sonra kontrollere kolay bir şekilde uyum sağlanmakta. Kamera açıları da oynanabilirliği olabildiğince arttırıyor. Genelde adamımızın arkasından takip ettiğimiz oyun geldiğimiz bölgelere göre kamera değiştiriyor. Ayrıca, gerekli yerlerde birinci gözden de etrafı kolaçan etmek mümkün. Tüm bu nedenlerden dolayı oynanabilirlik oldukça yüksek.

Oyunda tanınmış bunca imkana ve kolaylığa rağmen, yapay zeka işleri zora sokuyor. Oyundaki yapay zeka çok yüksek. Tüm esirler kampta hayatlarını devam ettirmeye çalıştığı gibi askerler de bize hayatı zehir ediyor. Çünkü onlar da oradaki görevlerini sonuna kadar yerine getirmekteler. Özellikle kulelerdeki askerleri geçmek çok zor. Tüm askerler, seslere ve kıpırdayan nesnelere karşı müthiş duyarlılar. Yapay zeka neredeyse kusursuz olduğu için askerler bir insan gibi davranıyorlar ama aynı bir insanın yapacağı küçük hataları da yapmaktalar ve bize olanak tanımaktalar. Mesela geceleri uyuyakalmaları veya iki asker karşılaştığında konuşmaları gibi durumlar buna örnek olarak gösterilebilir.

Grafikler, günümüzün oyun standardını yakalamış ama geçememiş. Yüksek çözünürlükte ve ayarlarda yeterince hoş ve kaliteli görüntüler ortaya çıkabiliyor ama bir o kadar da güçlü bir sistem istemekte. Fakat düşük ayarlarda bile görüntüler oyunun ve bizlerin ihtiyaçlarını oldukça karşılıyor. Her ne kadar karakter animasyonları ve modellemeleri biraz başarısız olsa da oyundaki gece, gündüz, ve hava koşulları görüntü bakımından inanılmaz derecede başarılı. Gece olduğunda askerlerin fenerleri, kulelerdeki spot ışıklar, günün yavaş yavaş aydınlanması, kararması ve yağmur gibi birçok efekt müthiş denilebilecek bir şekilde hazırlanmış. Gece, gündüz ve hatta ışık efektlerinin oynanışa bu derece etki ettiği bir oyunda bu kadar güzel hazırlanmış olmaları; oyunun kalitesini arttırmasında büyük bir etken olmakta.

http://www.novomilenio.inf.br/ano02/0210dcd2.jpg

Oyundaki sesler ve müzikler de sorunsuz ve çok başarılı görünüyor. Silahlarla pek bir ilgimiz olmadığı için çevre sesleri direkt olarak dikkatleri üstüne toplamakta. Etrafta olan biten herşeyin sesi duyulabiliyor. Dolayısıyla, yapay zekanın yüksekliği ile bazı durumlarda sesler dikkat edilmesi gereken en önemli şey hale geliyor. Ayrıca, bazı yerlerde yanlışlıkla çarptığımız nesnelerden bile ses çıkması gerçekçiliği arttırdığı kadar, zorluğu da bir tutam yükseltmekte. Karakter konuşmaları oyunda büyük bir yer tuttuğu için bunlara da özel bir çaba sarf edilmiş. Öncelikle karakterimiz olmak üzere çoğu kişinin şakacı ve soğukkanlı bir kimliği var ve oyun boyunca kaliteli espriler duymak mümkün. Bunun dışında kişilerin ırkına göre aksanlarının da değişiklik göstermesi çok hoş olmuş. Yine de askerlerin kelime dağarcığı biraz daha genişletilse çok daha iyi olurdu çünkü sürekli aynı cümleleri tekrarlıyorlar. Müzikler de aynı şekilde çok profesyonelce hazırlanmış. Oyundaki duruma göre sürekli değişen müzik, canlılığı ve tempoyu hiç düşürmüyor.

Teknik özelliklerin bu denli yüksek olmasından ve konunun yeniliğinden dolayı atmosfer, aralarda da belirttiğim gibi çok yüksek. Belki içine biraz aksiyon unsurları konulsa, en azından dövüşmek gibi, tadından yenmeyecek bir oyun olacak. Gerçi, bunca artısının yanında eksiler gözükmemekte bile. Ve türünün yeni bir örneği sayılabileceği için gerçekten oynanması gereken bir oyun…